Bir telvin yolculuk - (23.2.2006) |
Bu aralar ruhum bir türkü çekiyor ki, anlatılamaz. Hele de arada açıyorum erkan oğur klasörlerimi o, pencereden kar geliyor diyor ben bu bahar havasında içimdeki kara bakıp yanıyorum. Soğuğun yakıcılığı da garip bişey.
En sonunda kadıköyde yürüken afişlerini gördüm, telvin 22 şubatta Kadıköy halk eğitim merkezinde konser verecekmiş. Tamam türkü değil belki ama dinlemek isteği her durumda baki.
konser akşamı geldi, biz de konser mahalline. Çok sürmeden, 5 dakika rötarla, sanatçılarımız salona girdiler. Erkan usta her zamanki kıyafetleri olan takım elbisesi içinde yeleğiyle, geçip gitarlarının önüne oturdu. Turgut Bekoğlu ve İlkin Deniz'in de yer almasıyla birlikte üçlü enstrümanlarını konuşturmaya başladılar. Ve işte o anda içimdeki tüm yorgunluk, gerginlik, ne varsa ve olabilecekse, uçtu gitti. Hızlı bir parçayla girdiler fakat ilk parçanın sonunda Erkan üstat aldı mikrofonu eline ve tabii her şey yavaşladı. Ben unutmuşum, eskiden İsmail hakkı demirciyle bir konserini izlemiştim modada bir barda. Küçücük bir alanda, gerçekten konser dinlemeye gelmiş insanlarla birlikte elimizde içkilerimiz, üstatlar iki metre ötemizde çalarken pek bir demlenmiştik. O vakit de konuştuğunda, ki bundan daha fazla konuşmuştu, nede olsa ortam daha samimiydi, pek bir yavaş konuştuğunu hatırlıyorum. Ben normalde o kadar yavaşlığa pek tahammül edemem, ama işte ne diyeceksin, çok da hoş konuşuyor ustam. Hepimize bir hoş geldin dedi önce, sonra son zamanlarda konsere gelen kişi sayısında bir azalma varmış, vardır bir kerameti dedi. Gerçekten de salonun nerdeyse yarısı boştu. Sonra biraz telvinden bahsetti. Bilmeyenler için; 1995de bir araya geldik dedi, o vakitte ne çalıyorsak şimdi de onu çalıyoruz dedi, bir arpa boy yol gitmemişiz demekki diye de ekledi. Sonra kendilerinin çalgıcı olmadığın söyledi, "biz sadece elinde bu enstrümanları tutmayı ve onlardan bu sesleri çıkartmayı seven insanlarız, bu müzik doğaçlamaya dayalı, nereye gidiyor bilmiyoruz ama bu bir yolculuk, biz gidiyoruz, siz de gelin isterseniz" dedi.
Sonra başladılar, hafiften. Ben de bıraktım kendimi bu yola. Kapattım gözlerimi, ve bıraktım kendimi.
Bir otobüsteyim, oldukça eski bir otobüs. Anadolunun içerlerine doğru ilerliyoruz. Saat öğleden sonra iki suları olmalı, güneş hala pek parlak ve güzel. Kafamı cama dayamışım, dışarıyı izliyorum. Etraf alabildiğine yeşil, uçsuz bucaksız bir yeşillik, deli bir bahar var, papatyalar açmış, yeşilin içinde farklı bir güzellik onlarınki. Havada tazelik ve neşe, ama çocuk kahkahalarının tadı gibi bir neşe var. olması gereken, en doğal haliyle buydu işte doğa… dışarıdaki rüzgarı bile hissedebiliyorum, elimi uzatsam diyorum.
Hayattayım…
Mutluyum…
Her şey öyle sakinki. Bazen kendimi çok yorgun hissederim, yıllarca uyumakla geçmeyecek bir yorgunluk, yatmak isterim, uyumak, yıllar boyu uyumak… bu yol da öyle işte.. yıllarca gidebilirim böyle, bu kırlarda, bu öğleden sonra saatlerinde, bu otobüste.. gözlerim kapalı…
Sonra başka bir parçaya başlıyorlar. Ama önce Erkan abim gitarlarından birini seçiyor, karar veriyor, sonra başka bir yolculuk daha başlıyor. Bu seferki o kadar sakin değil, daha tutkulu, daha şiddetli, insanın etine batan, kalp atışlarını değiştiren bir şiddeti var bunun. İçine giren, teninin her köşesinde gezinen, terinle dışarı akan bir şeyler. Öyle ki bir yerde kasılıp kaldığım, içimdeki heyecanı gizleyecek halimi bırakmayan bir ezgi bu. Çığlık atmak istemek gibi içten ve derinden gelen, ve acilen çıkması gereken bir duygu. Buraya kadar, daha fazla çalmayın artık yoksa ben de sesimle size katılacağım demek istemek gibi.. önce müzik için, sonra müzikten ve zevkten çığlık, sonra hangisi için bilemeden, bilinçsizliğin güzel karanlığında yaşanan bir macera bu. Zaten içinde aşk olmayan hikayeler anlatılmaya değmezmiş.
Her parçalarında başka yollardayız. Ama onlar da öyleler. Hele bir yerde Turgut Alp Bekoğlu solosunda kendini öyle bir kaptırdı ki artık tutabilene aşk olsun, bir yola çıkmıştı bu davullarla. Dönüşü de zor gibiydi.
Edebimizle geldiğimiz, bu sosyal aktivite kapsamında değerlendirilebilir konser olayında, hepimizi baştan çıkarttılar. Hepimiz düştük onlarla yola. Ama ilk bu solo başlattı sanırım, artık bu kadarı da terbiyesizlik dercesine, seyirciler de ıslıklar ve alkışlarla, genel konser izleme ahlakını terk ettiler. Ağır tahrik var, hem önce onlar başlattı. Uçtu gitti bir yerlere Bekoğlu, durması mümkün değil. Bir ara ben de kendime hakim olamayıp ayağa fırlayacağımı sandım. Kıraathanede maç izleyen, işsiz, cahil ve fakat gururlu türk genci'nin tutkusu ile ağzımı doldura doldura, parmağımı Lenin kimin öne uzataraktan; "o bagetleri kırmayan şerrrefsizdir!" (iki R ile, hatta 3 ) diye bağırmak istedim. Bekoğlu'nun solosunu grubun diğer elemanları da gördüler ve hatta arttırdılar. Serde Adanalılık var tabii, ben de onları gördüm icabında. Bu terbiyesizlik nereye kadar, hepimizi harcadılar. Bir de şu kıytırık koltuklara oturarak izlemek zorundayız ki işkencenin dik alası. Zaten hiç anlamamışımdır oturarak konser izlemeyi.
İlk yarı bittiğinde ben de bitmiştim, acilen yakıt almak gerekliliği vardı. Bahariyede mutlaka açık tekel bayii vardır diye bakındım ama civarda dönerciden başka bişey yoktu. Ailemi içerde bırakmış olmanın güveniyle en azından bir nefesçik sigaramdan alayım, yansın da versin kendini bana dedim. Ohhh ne güzel bir duygudur o, ihtiyacın olduğu anda eski dost gibi yanında bitmesi.
Konserin ikinci yarısında yorgunluğumuz biraz daha çıkmıştı gerçi, daha sönük geçti gibi. Ama yine yollar yollar…
İki saat mi sürdü daha mı fazla bilmiyorum, ama gitmediğim bir yolda, yaşamadığım öğle üstü keyifleri mi kaldı, tanımadığım sevgiliyle yaşamadığım sevişler mi, eski dostlarla yapılası sohbetler mi, yoksa hiç tanınmamış olanlarla yapılacaklar mı…
bir ara istedim ki, erkan abi, bir de bizim oralardan bir türkü söylesen, desem. Kırmasa beni. Bizim oralar; anadolunun her hangi bir yerinden. Türküm gelmiş fena halde. Aslında gönül ister ustam söylese, ben bir kadeh ona bir kadeh kendime doldursam, karşılıklı edebimizle, sakin sakin demlensek. Dostlar olsa etrafta. Hiç konuşmaya gerek olmadan, türkülerle yaşasak. Biraz da alkol kanımızda. İçimiz, dışımızda. Çakır keyif ve pek dertli.. arada bir of çeksek karşıki dağlar tepeler un ufak olsa... Efkarlansak haybeye, sonra gözgöze gelsek yine, bir şükretsek birbirimize.. Özlem kalmasa… Her şey rağmen de sevsek delice..
Yolu seviyorum ben.
Müziğin çıkardığı yolu, ayrı seviyorum.
Yolda olmak güzel vesselam…