antakya- suriye notları / bölüm 2 |
|
antakya- suriye notları / bölüm 2 - (28.1.2006) |
09/01/2006
yine sabahın köründe kalkıp, tatillerde uzun uzun uyunur geleneğini yıktık. Bu sabah kendimi daha iyi hissediyorum. Bugün palmiraya doğru gidiyoruz. Yolumuzun üzerinde Roma döneminden kalma su değirmenlerinin olduğu Hama isimli şehre uğrayacağız. Burada Romalıların yaptığı 10-12 adet “su dolabıâ€? varmış, bazıları hala çalışıyorlarmış. B,z çalışan birkaç tanesini görme imkanı bulduk ve söylemeliyim bunları görünce Romalı mühendislere hayran olmamak imkansız. şehrin su ihtiyacını bu nadide yapılarla karşılayan roma Büyükşehir belediyesi etrafa Büyükşehir çalışıyor yazmak yerine bunlardan bi ton yapıp bırakmış. Ne güzel…
burada fazla durmadan, şehri de gezmeden, direkt palmiraya hareket ediyoruz ki güneşi kaçırmadan gezme imkanımız olsun. Palmira tarihi çok eskilere dayanan, paganken, Hıristiyan olmuş sonra Müslümanlaşmış ama ticaret yolunun ortasında bir nevi dev kervansaray gibi olduğundan pek tahrip edilmemiş bir antik kent. Buraya ulaşmak için çölün içine doğru ilerlemek zorundayız. Ben en sonunda çöle gireceğimizden dolayı çok heyecanlıyım. Ama filmlerdeki gibi bir çöl bekliyorum, uçsuz bucaksız kumların olduğu, insanın adını unuttuğu, çünkü ihtiyaç duymadığı bir çöl... Yolda gördüğüm manzara tam da beklediğim gibi bir şey değil, daha çok bir bozkır görüntüsünde her yer. İlerilerde ara ara bedevi çadırları görünüyor. Ben de kameramla yolu çekiyorum. Eğer canım çekerse sonradan yola bakmak, bunu izleyeceğim…
Yol, yine de güzel, kendimle ilgili ne kadar çok şeyin değiştiğini görüyorum. Sürekli kendimi labirentte gezinen kobay faresi gibi hissediyorum son zamanlarda. Yapmadığım şeyleri yapmaya başladım, zevklerim değişti, davranışlarım değişti, bu değişimi izlerken kendimi labirentteki fareye bakan ve çıktıları yazan bilim adamından çok farklı değilmişim gibi hissediyorum. En son bıraktığımda çölü sevmezdim mesela, içinde çöl geçen filmleri ve kitapları bile sevmezdim. Oysa şimdi çölde olmak isteği tüm benliğimi sarmış durumda ve bu bozkırımsı görüntü bile beni etkilemeye yetiyor.
Palmira ile ilgili yazılarda hep aynı şeyleri okudum; bizim Efes'e benzeyen çöl ortasında bir antik kent. Ben de ilk geldiğimde böyle bir şey göreceğimi sanıyordum. Oysa karşı karşıya olduğumuz şehir efesin birkaç kat büyüklüğünde bir şehir. Otelimizin adı zeonbia, bu güzelim kentin bir zamanlar kraliçesiymiş bu bayan, heryerde resimleri var –tabii yanında da Esad ailesi. İlginç bir şekilde bu otel, antik kentin dibinde, aslında sit alanı olması gereken bir yerde. Bunu daha iyi anlatmak için mesafe ölçüsü vermek gerekir sanırım. Kırılmış düşmüş sütunlar ve bir zamanlar duvar olan taşları antik kentin sınırı saydığınızı varsayarsanız, son derece ilkel bir yöntemle, otelin kapsından ilk sütuna 10 adım kadar. Hemen önümüzde uzanan kısım antik şehrin merkezini oluşturuyormuş. Sütunlu, uzun, geniş, görkemli yolları, agorası, minik tapınakları, amfi tiyatrosu (yine restore edilmiş!), ne olduğunu bilmediğimiz, üzerine bir levha konulmamış bir sürü başka bina ve daha ilerilere doğru uzanan şehrin geri kalanı…
Buraya gelir gelmez, yemek işini ayarlayabilmek için otelle görüşmeye başladılar, malum öğlen oldu ve insanlar acıktı. Yemek için otelle anlaşıldı. O vakte kadar, lobide oturmayı tercih etti grubun büyük kısmı neyse ki, antik kent şimdi gerçekten de çöl kumları, ben, başka birkaç kişi ve develere ait.. ama alan çok geniş, karşılaşma oranımız düşük… tarihin üzerini kaplamaya çalışan kumlar mı, insanoğlu mu bilemiyorum. Ama kumlar da ellerinden geleni yapmışlar. Dağ taş tarih denir ya, etrafına bakınca insan bunu görüyor. Öyle bir görkem ki, insanın dizlerinin üzerine çökesi geliyor. Ve bu görkemli şehir kaderine terkedilmiş gibi görünüyor.
Kazı çalışmalarına devam edilse ortaya çıkacak daha çok şey olduğunu hiçbir şey bilmeden biz bile söyleyebiliyoruz.
En çok sevdiğim şey, taşları ellemek. Sanki dokunduğunda ona eskiden dokunmuş onca insanla, uygarlıklar boyu giden insanlarla iletişim kuracakmışım gibi geliyor. Hissedebilmek mümkün mü eski ruhları? Burada kendini böylesine kaybetmek, ve böylesine bulmak bahsinde parmakları olmaması mümkün mü?
Gerçeklere bizi bağlayan hep fiziksel bir şeyler olmuştur zaten, şimdi de karnım inatla gurulduyor, daha fazla göz ardı edemiyorum, otele dönme ve yemek yeme zamanı.
Otelde aldığımız meze –tabii ki humus ve tabii ki babam daha iyi yapar- ve ekmekten oluşan kötü ötesi yemeğe kişi başı 100 pound ödedik, ve haliyle son derece kazıklandık ve de doymadık. Ama şimdi tekrar yola çıkıyoruz ve eski şehrin dini kısmına gideceğiz. Bize burayı anlatması için bir de yerel rehber bulmuşlar. Adı Ali ve çok güzel İngilizce konuşuyor. Bu tapınak komplekse gitmek için otobüse binmemiz gerekiyor, bu asfalt yolların eskiden antik şehrin yolları olması düşüncesi ne garip.
Kocaman kapıdan içeri girdiğimizde, ortasında da kocaman bir başka bina daha olan kocaman bir avluya çıktık. Diğer tüm antik kentlerde alıştığımız yıkık, yenik sütunlar burada da her yerdeler. Rehberimiz Ali Arapça anlattı ki asıl adam Zemci çevirsin, gel gör ki Zemcinin o taraklarda pek bezi yok. Hatta komedi filmlerindeki gibi zemci'ye adam anlatıyor zemci de tamam diyor ve bize dönüp adamın bir paragrafından bir cümle aktarıyor. Tam bir lost-in-translation komedisi yaşanıyor. Sonra baktık bu böyle olmuyor, İngilizce girdik sohbete, bilmeyenler için de bir arkadaş tercüme etti. Aradan kendi yorumlarını da koyarak ve herkesi eğlendirerek. Bu yıkık sütunlar zamana yenilmeden önce aslında dış duvarlarla bağlanan bir koridor şeklinde tüm yapının çevresini geziyormuş. Bu açık alanın üzeri kapalıymış, bu kadar kocaman yerin her tarafı kapalıymış. Burada zaten insanlar da yaşamazmış, sadece rahipler senede altı gün geçirirlermiş. Bence az böyle bir mekan için, ben olsam daha fazla kalmak isterdim. Hem sonra bir sürü tanrı var, altı günde nasıl hepsinin gönlünü alıyoruz. Ben tanrı olsam onu da kabul etmezdim. Ama belki de ben sadece huysuzum…
Ortadaki ana bina asıl alter. bunun türkçesi nedir bilemedim. Zaten ingilizcesini bile zor öğrendim. Buranın hikayesi daha da ilginç, her köşesini Ali tek tek anlattı bize. Yunan, roma desenleri, burada yerleşmiş en eski medeniyetlerden bugüne kadar geçişi, her dinin bu mekana eklediği şeyler ama ilginç şekilde eskileri bozmamaları, hepsini anlattı.
Duvarında Bizanslıların yaptığı doğu ve batının temsilcilerini kollarının altına almış İsa resmi var. Aynı zamanda İÖ 200 yy da yapılmış burçlarla ilgili işaretler var. Buraya her gelen kendinden bir şeyler katmış.
Zamanında (1938) Fransızlar burada kazı çalışmaları yapmışlar, çıkan eselerin bir kısmı taktir edersiniz ki Louvre müzesinde geri kalanı palmira ve şam müzelerinde ama daha sonra gezdiğimizde göreceğimiz üzere her açıklama ya Arapça ya fransızca. Kimse ingilizcenin en çok kullanılan dil olmasına bakmamış. Bu arada yine aynı Fransızlar, burada taşların birinin üzerine seneyi yazarak imza atmayı da unutmamışlar.
Buradan dışarı çıkıp dış cephenin diğer ucuna gittik. Merdivenlerle dış duvarın üzerin çıkıp baktığınızda vaha kelimesi yeniden anlam kazanıyor. Buranın arkası hurma ağaçlarıyla dolu. şimdiye kadar gördüğümüz sarı kahve çöl tonlarının arasında beynimiz bu kadar yeşili algılamakta zorlandı.
şehir üç ana bölümden oluşuyor , sırada üçüncü bölüm var, oraya gitmek için de otobüse binmek zorundayız. Birbirlerinden oldukça uzakta görünüyorlar bugünün palmirasında. şehrin üçüncü kısmı ise ölülerin bulunduğu yerler. Mezarlıklar bölgesi. Burada mezar kuleleri var. Her kule bir aileye aitmiş, 5 kattan oluşuyormuş ve içinde toplam 300 kadar ölü oluyormuş. Bir de yere kazılanlar var. Bunlar tesadüfen bulunmuş, kamyonun biri geçerken yer yarılmış ve kamyon da içine düşmüş ve de işte mezarlar ortaya çıkmış. Bu mezarlar başkalarına da kiralanabiliyormuş, yani herkesin aynı aileden olmasına gerek yokmuş ama kule mezarları mutlaka aynı aileden olmalıymış, eğer değilse bile ancak köleleri o kulelere gömebilirlermiş. Bu mezarlıklar da diğer heryer gibi son derece ilgisiz. Yerin altındakilerin içi çöp dolu, diğerlerinin akıbeti belli değil. Alinin söylediğine göre ilerde görülen kum tümsekleri de aslında mezar kulelermiş. Bundan 5 yıl önce Suriye devleti UNESCO'dan yetkili eleman istemişler bu kazılara devam edebilmek için. Unesco'nun cevabı ise evlere şenlik; ortadoğudaki durum düzelir düzelmez göndereceklerini ama o zamana kadar bir şey yapamayacaklarını söylemişler. İnsanın, zahmet etmişler diyesi geliyor.
Bir de otelin arkasındaki tepede görünen bir kale var, oraya gidiyoruz. Aslında adı Seladdin kalesi ama Seladdin zamanında yapılıp o vakit kullanılmadığından bu isimle anılmamaktaymış. En azından bizim rehber öyle dedi. Babamın yorumu ise Arapların Kürtleri sevmemesinden kaynaklandığı şeklindeydi. Asıl plan gün batımını burada izlemekti ama yetişemedik, hava da kapalı zaten. Ama kale kocaman ve çok güzel. Tependen tüm çöl, antik kent, vaha, yeni palmira kenti her şey ayaklarımızın altında...efendim yürümeyi seven insanlar olarak sürekli otobüslerde gitmek bize dokundu. Tepeden baktık, aşağıda tek katlı küçük otelimiz görünüyor, biz buradan yürürüz dedik ve vurduk kendimizi bayırdan aşağı. Hava haifi kararırken sessizlik içinde yarım saat kadar yürüdük otele doğru. Sonra etraf iyice kararınca kaleyi aydınlattılar, o kadar güzel oldu ki… ama antik şehir aydınlatılmamıştı haliyle. Biraz el yordamıyla da olsa, gecenin karanlığında şehrin sutunlu yollarında, sokaklarında yürüyerek, otelimize vardık. Müthiş bir sessizlik var etrafta. Sanki bu karanlıkla birleştiğinde insanın yollarını tanımadığı bu sütunlu yollar arasında korkması gerekmiş gibi geliyor ama tam tersi bir huzur duygusu var içimde dolaşan. Burada böylece sabaha kadar oturabilirim.
Ama insanız işte, yine acıktım. Çok bozuluyorum bu sürekli acıkma işine, bir de kötü yemeklere. Gerçi yemekten önce şhir merkezine inip biraz gezindik, haliyle küçük bir yer ve her şey yürüyüş mesafesinde. Biraz meyve ve hurma aldık. Bir de nargile içtik ama başarısızdı. Hava çok soğuk, çöl havası mı yoksa küresel ısınmamı sorumlu bu duurmdan bilmiyorum ama bir çay bir nargile sefası bu kadar donarak yaşanmamalı. Ayrıca suriyede arkadaşların çay yapmayı bilmediği gibi hazin bir gerçekle karşılaştık. Herkes sallama çay getiriyor. En son nargilenin yanında da sallayıp getirince, sakallı Hüseyin ağabeymiz bir sinirlendi. Olur mu bu ayıp değil mi diye, gayet Türkçe söylendi. Fakat hangi dilde söylenirsen söylen, sinirlilik halleri karşı tarafa geçer. Adama bir şekilde çay demlemesini istediğimizi anlattık, onu da “arabic tea, ok?â€? gibi oldukça ilkel cümlelerle başardık. Fakat hiç tüccar kafası olmayan bizi de hiç umursamayan kahveci genç, bizim evdeki demlikten küçük bir demlikle 10 kişiye çay yapmaya kalkınca arabic tea de hüsranla sonuçlandı.
Zaten hava da soğuktu, yemek vakti de gelmişti, kalktık otele yallah…Bir başka kötü yemek tecrübesinin ardından arkadaşlar yine şarkı türkü faslına girdiler. Hayranım gençlere.. yaş ortalaması 35 ve fakat ruhlar 15lerinde.
Ama ben yorgunum ve otel son derece soğuk. En iyisi yatağa girmek. Gece zar zor topladığım enerjiyi gündüz harcadığımdan herhalde, akşamları hastalığım ilerlemiş oluyor.
Palmira ile böylece bir günümüzü geçirmiş olduk. Eğer becerebilirsem sabah gün doğumuna kalkmak ve biraz daha izlemek istiyorum,
havayı koklamak istiyorum…
10/01/2006
sabah diğer sabahlarda da olduğu gibi erkenden kalktık. Ben erken kalkmayı beceremedim haliyle. Pencereden sışarısı hala çok güzel görünüyor. Üzerimi giyinip kahvaltıdan önce dışarı çıktım. Etrafta kimseler yok, sabahın hala erken bir saatindeyiz. Gerçi her kumluk mekanda bulunan “deveyle gezdirelimcilerâ€? sabah mesailerine erkenden başlamışlar ama onların dışında insan görünmüyor etrafta. Ne ara bu kadar yabanileştim ben, insansız çölleri sever oldum, bilemiyorum. Ama 34 insanla birlikte buraları gezmek gibi de bir çelişki var bu hikayede…
kahvaltı da tahmin edileceği üzere kötüydü. Otobüse binmeden bugünün bayram olduğu herkes tarafından hatırlandı ve 34 kişi, artı şöforler ve rehberi de alırsak, bir sürü insan birbiriyle bayramlaştı. Kimse kimseye harçlık vermedi. Eskiden annem yanında şeker, mendil falan taşırdı çocuklara vermek için artık o da bırakmış herhalde.
Palmira'dan ayrılmadan önce müzeyi gezeceğiz. Burada çıkartılmış eserlerin bir kısmı bu müzede sergileniyor.
Müzeleri hep sevmişimdir. Eski ile olan bağlantılarını, özellikle de antik medeniyetlerin yaşayış şekillerini görmeyi severim. Bu konuda en üst zevk noktası kahire müzesiydi tahmin edilebileceği gibi. Palmira müzesi küçük bir yer. Giriş 150 Suriye poundu, diğer müzeler gibi. Öğrenciler beleş, bunun için ya öğrenci kartınız ya da öğrenciye benzer suratınız olması gerek, ben ikinciden yararlandım.
Vakti zamanında burası, ticaret yolu üzerinde olduğundan sanırım, zengin bir şehirmiş. Heykelleri yapılmış kadınların her yeri mücevher dolu; tüm parmaklar, gerdan ve kafalarından sarkan başka şeyler. Hepsi pek alımlı pek bakımlı. Bir de müzede eski bir sinegog var. Öyle olduğu gibi alıp getirip bir odaya monte edilmiş duvar resimleri. Oldukça etkileyici. Giderseniz görmeniz gerek.
Müze çıkışında küçük bir el arabasına kıytırık hediyelik eşyalar dizmiş olan küçük bir çocuk duruyordu. Beraberimizdeki pre ve post menopoz teyzeler ciddi bir hediyelik eşya alışverişine girdiler burada. Biz de kenarda sırt çantasıyla duran bir kızla tanıştık. Küçük çekmecede bir okulda beden eğitimi öğretmeniymiş, tatillerde de böyle başını alıp geziyormuş, şama gitmek istiyor ama otobüsü kaçırmış, bizimle gelip gelemeyeceğini sordu. Tabii dedik ama Zemci eğer polis durdurursa başımızın derde gireceğini söylüyor. Zira anlattığına göre otogardan çıkan tüm otobüsler yolcuları ile ilgili bir manifesto veriyorlarmış turizm polisine, onun dışında bir kişi bile bulunmamalıymış listede. Hüseyin abi hoşlanmaz böyle şeylerden, şama kadar canım gelsin işte dedi, onu da attık arabaya, düştük tekrar yola.
Bu teyzeler konusuna bir açıklık getireyim yazının bu kısmında. Ben bu teyzelerin %99unu seviyorum. Cidden seviyorum. Hani bir takım alışkanlıklarına ve davranışlarına son derece gıcık olsam da, menopoz evrelerine göre acımasızca isimlendirsem de, bu onlardan kaynaklanan bir şey değil bence, tamamen benim uyumsuzluğum ve huysuzluğum. Bu teyzeler de beni seviyorlar mesela. Bir de garip bir durum var; alışmak. Sevsen de sevmesen de kabullendikten sonra alışmaya başlıyorsun –ki sevdiğim bahsini kapatmıştık. Ve o teyzenin aynı sinir bozuculukla yine orada olmasını bekliyorsun. Bu çok da anlatılır bir duygu değil. Bu gezide birlikte olduğumuz arkadaşlardan ikisi geçen gün trafik kazasında öldüler. Hiç sevmezdim. Arkalarından başsağlığı dilediysem de şiirler yazıp, kendim yerden yere atmadım. Fakat garip bir boşluk yarattığını da söylemek zorundayım. Ölüm zaten böyle bir şey; boşlukların piri. Gezide tam yanımdaki koltukta oturuyorlardı. Neyse, dediğim gibi çok anlatılabilir bir durum değil hissettiğim, ama en azından daha dürüst.
şam yolunda bir yere daha uğrayacağız, küçük bir Hıristiyan köyü; Malula. Dinleri belli diller ve ırklar üzerinde kalıplaştırmış pek Hollywoodvari bir yaklaşım içinde olmasanız da böyle bir manzara bence çok ilginç. Süryaniler buraların ilk halkları aslında ve Hıristiyanlar, Suriye ismi onlardan gelmiş, sonra aramiler var, Araplar var, Kürtler Ermeniler, onlar, bunlar.. ve de her din buraya bir uğramış. Bu konuya daha sonra şam'da değineceğiz, en güzel örneği orada. Ama şimdi Suriye'nin ortasında karşılaştığımız bu küçük Hıristiyan köyünün genel görüntüsünden bahsetmek istiyorum. Köy iki yamacın arasına kurulmuş. Yamaçlardan birinin tepesine doğru bir manastır var. Bir de kilise. Yamaçların köyün içine bakan dik yüzeylerinde ise Meryem ana heykelleri, çarmıha gerilmiş İsa, haçlar ve altlarında Arapça yazılar… tüm bu karanlık havanın içinde, etrafta parlak mavi haçlar görmek ve tepedeki Meryem ananın mavi entarisi insanda garip bir duygu yaratıyor. Manastırı, kiliseyi ve köyü gezdik. Kilisede eski pagan günlerinden kalma bir de sunak taşı vardı. Manastırdaysa rahibeler bizi aslında ziyaretçilerin girmesine izin verilmeyen kendi dinlenme odalarına davet ettiler. Küçük güzel bir salon, bir kenarda da kuzinesi var. Noel nedeniyle her yer süslenmiş, kurabiye de ikram ettiler. Siyah kıyafetlerine tezat çok güzel yüzlü, sevimli tonton teyzeler.
Malula, gören arkadaşların dediğine göre Mardin'i hatırlatıyormuş. Ben sevdim burayı.
Buradan sonra, son durak şam, akşam vakitlerinde varmayı planlıyoruz. Otelimiz şehir merkezindeymiş söylenene göre. Bu da küçük ve uyduruk bir otel ama sorun değil. Akşam yemeğini otel yakınında küçük bir lokantada üç beş kişi birlikte yedik. Servis de yemek de güzeldi. Hatta mezeler de güzeldi. Sonra şam sokaklarını gezmeye başladık. Tatlıcılardan pas geçemeyip tadımlık alımlar yaptık.
Bir şehri ilk defa gezmek, gördüklerini tanımamak güzel bir duygu. Her şeyin yeni gelmesi, insanı yeniliyor. Bir süre sonra gezdiğin yerleri tanımak da güzel aslında. Birbirlerine zıt gibi görünseler de doğal olarak tamamlıyorlar birbirlerini. Biz de ilk gecemizde ilk defa gördüğümüz şam şehrinin sokaklarını gezdik. Yol boyunca peşimizden ayrılmayan yağmur yine bizimleydi. Daha sonra bahsedeceğim, kapalı çarşısından geçtik, emevii camiini gece gördük, masalcı kahvesini bulduk, oturduk çay içtik, sonra da gezmekten yorulup otelin kartını taksiciye gösterip 100 Suriye pounduna otele dönkük. Sonrası malum, tumba yatak.