gezgin.com yeni kayıt | giriş 
notlar
aktiviteler
fotoğraflar
gezi yazıları
forum


not ekle
fotoğraf ekle
aktivite ekle
yazı ekle
foruma yaz



antakya- suriye notları / bölüm 1

antakya- suriye notları / bölüm 1 - (27.1.2006)

07/01/2006 / istanbul – Adana – Antakya

Suriye'ye doğru yolculuğumuza 35 kişilik bir grupla çıkacağız aslında. Ama tur şirketi ile değil, sadece birlikte gezmeyi seven gezginler olarak. Gezimizin Suriye kısmının otel ve otobüs ayarlamalarını Antakya'dan bir tur şirketi ayarlıyor. Haliyle girişteki vizeleri de onlar halledecekler.

Sabah 7 uçağı ile 10 kişi kadarımız Adana'ya geçecek, oradan grubun geri kalanıyla buluşup Antakya'ya hareket edeceğiz. Grubun geri kalanı İstanbul'dan otobüsle geliyorlar.

Uçağa yetişme görev bilinci mi dersiniz, yoksa yol heyecanı mı saatim kurulmuş gibi sabah 4de uyandım. Taksiyle sabiha gökçen havaalanına gittik ailecek. Bu gezginlik aileden gelen bir rahatsızlık, ben küçükken de sarı tabela gezileri yapardık, plansız yola çıkıp, gördüğümüz tabelalardan sapar önümüze ne çıkarsa plansızlığıyla dolanırdık. şimdi biraz daha planlı ve kısmen daha lüks, en azından yolun ilk kısmını uçakla gidiyoruz.

Pegasus hava yollarının utanmasalar ayakta yolcu alacaklar uçak servisleriyle, inanılmaz sıkışık koltuklarla Adana'ya ulaştık. Bizim şirketin alanından biraz daha hallice olan adana havaalanı neredeyse aynı anda inen 5 uçağı kaldıramadı ve 1 saatlik uçuştan sonra 1 saatlik valiz bekleme sürdü. Ondan sonra da grubun geri kalanını beklemek zorunda kaldık, zaten toplu gezilerin en kötü yanı bu bekleme işi. Ama bunların hiçbiri bizim keyfimizi kaçıramaz bir ruh halinde olduğumuzdan, gerçekten de hiç etkilenmedik.
Grubun geri kalanının da gelmesiyle Antakya'ya hareket ettik ve yaklaşık 4 saatlik bir yolculuğun sonunda vardık. Burada bir gece konaklıyoruz, otelimizin adı Grand Kavak. Kavak'ın Grand'i nasıl oluyor bilmiyorum ama üçüncü sınıf bir otel işte. En azından şehir merkezinde.

Otele varır varmaz bavulları atıp dışarı çıktık, koca bir öğleden sonramız var. Hava biraz kapalı. Böyle havaları çok sevmeme rağmen, yolculuklarda özellikle de ilk günlerinde böyle havalara tahammül edemiyorum, sürekli yağmur yağıyor ve içim kararıyor. Sanki tüm dünyanın ve doğanın bizimle hareket etmesi ve yolda olduğunu hissetmesi, buna göre güzel güneşli kıyafetlerini giymesi gerekmiş gibi geliyor.

İlk hedef yemek yiyecek bir yerler bulunması ve yenilmesi. Her ne kadar bunu gerçekleştirsek de yediklerimizden pek memnun ayrılmıyoruz. Ama şu etapta çokda önemli değil, eminim burada daha güzel şeyler yeme imkanımız olacak. şimdiki hedef Antakya Arkeoloji Müzesi. Biliyorsunuz ki bu müze sahip olduğu mozaiklerle dünya çapında ünlü bir müze. Gerçekten de bu mozaik işi sinir bozucu, benim la piata'yı gördüğümde de çok sinirim bozulmuştu. Böyle tek tek işlemiş, üşenmemiş, ihtimal bir yerlerde sinirlenip bir kenara atmıştır aletleri belki ama durmamış devam etmiş, ve her yeri bunlarla kaplamış.. saygımız sonsuz…

Müze çıkışı minik bir minibüse 30 kişi sıkışıp st. Pierre kilisesine gittik. Burası bir mağara kilisesi fakat özelliği Hıristiyanlık kelimesinin ilk telaffuz edildiği, st. Pierre'in İsa'nın öğretilerini yaymak için ilk vaazlarını verdiği bir yer olması, yani ilk kilise. İçinde bir zamanlar resimler olma ihtimali var ama haliyle I.S. 70 den bu yana bir şey kalmamış, sadece kenarda vaftizlerde de kullanıldığı söylenen minik bir su kaynağı var. Haliyle tüm kutsal yerlerde olduğu gibi bunun da kutsal olduğu iddia ediliyor.
Ben burayı da gezdiğime göre vaftiz de olsam Hıristiyanlıkta hacı olmuş sayılabilirim. Meryem ana, Vatikan ve şimdide hrıstiyanlığın bu ilk kilisesi, acaba Kudüs'ü görmeye gerek var mı?
Kiliseden sonra kısa bir patikayla kayaya yapılmış “kharonâ€?un yüzünün kabartmasını gördük. Gerçi detaylar tahrip olmuş ama siluet etkileyici.malum kendisi ölüleri diğer tarafa geçiren kayıkçı olmak gibi önemli bir göreve sahip, zamanın etkilerini biraz da olsa bertaraf edebilmiş.

Bu gezinin bir özelliği de kutsal mekanların pek bir fazla olması. Zira bu bölge tarih içinde bir çok medeniyete ve dine merkez olmuş ve hepsi üst üste dizilmişler. şanslı olduğumuz yerlerde bir sonraki gelen bir öncekinin yaptıklarını yok etmemiş ve biz hepsinin keyfini çıkartabileceğiz.
Bir sonraki durağımız buradaki Türk kilisesi. 150 yıllık bir Antakya evi aslında bu kilise, kocaman, portakal ağaçlarıyla dolu bir avluya açılan çok güzel bir ev. Yaşlı bir amca var, her küçük ve eski kilisede olduğu gibi. Portakallardan yememize izin verdi. Hava soğuk ve portakallar bu soğuğu içlerine kadar çekmişler, öyle lezzetliler ki.. tabii kiliseye gelme nedenimiz bu değildi. Buranın terasından bakıldığında kilise çanı, hemen arkasında sinagog ve hemen arkasında da cami minaresi aynı kareye giriyorlarmış. Üç dinin de yan yana ve haliyle güzel bir arka zeminle çıktığı oldukça hoş bir enstantane. Fakat bizim portakal ağacı biraz büyüdüğünden sinagogun görüntüsünü kapatmış, şimdi çan ve minare ikilisi şeklinde görülebiliyor. Bence bir sakıncası yok tabii.

Kilise çıkışı şehir merkezi olduğuna inandığımız bir yöne doğru yürümeye başladık. Hava kararmaya başlamıştı. Fakat bu şehrin insanı etkileyen bir yanı var. Hayatımızda son yıllarda bir takım şeyler o kadar çok değişti ki, hızına yetişebilmek mümkün değil. Oysa burada bir bozulmamışlık hissi var. Süpermarketler değil bakkallar, kasaplar, tatlıcılar.. mesela istanbulda artık mahalle aralarında görebileceğiniz nostaljik bir görüntüden ibaret olan berberler var. Daha da güzeli içeri baktığınızda aynı eski muhabbetlerin izini görebilmek. Hayır hiç erkek berberine gitmedim ama bahsettiğim bir duygu zaten, bir sıcaklık. Aslında burası kara kuru, siyah gri kahverengi gibi güvenli sabit tonlarla sıkıcılıkla örtülmüş, çok da güzel olmayan bir şehir. Ama bu ara sokaklarda beni etkileyen bir şeyler var, bu iç sıkıcı tonların arasından sızan bir şeyler. Kalaycılar, ayakkabı tamircileri, tatlıcılar, inanılmaz ekmekleri olan ekmek fırınları... Öyle ki birinin önünde durup izledik uzun uzun, adam buyurun alın dedi sonunda, oysaki biz sadece tereyağlı tulum peynirli grup fantezileri kuruyorduk. Teşekkür edip yola devam ettik. Hava karadıkça içimdeki huzursuzluk da yok olmaya başladı. Kendimi gittikçe Ara Güler'in eski İstanbul resimlerinde hissediyorum. Ve bu hoşuma gidiyor.
Meşhur uzun çarsıdan geçip otele yöneliyoruz. Malum ertesi gün paryam, hala etrafta bir bayram alışverişi var. Bu arada insanlar sıkça künefe için peynir soruyorlar. Biz de öğlen yemek üzerine künefelerimizi yedik Ferah'ta. Oldukça başarılıydı ama peynirini az koymuşlar. Mersinde künefeyi yapanlar Antakya'dan mı gitme bilemicem ama onlar peynir konusunda hiç cimrilik yapmazlar ve ağzınıza çok net ve bol peynir tadı gelir. Yine de künefe başarılıydı.

Aksam hep beraber bir lokantaya gidiyoruz yemek için, adı Anadolu, ve pek turistik bir görüntüsü var. Ben durumdan hafif kılansam da ses etmemeye çalışıyorum, zira grupça yemek yiyeceğiz. Öğlenki meze hezimetini yaşamak istesem de mezelerin pek başarılı olduğunu söyleyemiyorum. Bu konuda iyi olduğumu da iddia edebilirim, yemek yerine meze tercih eden biri olarak şimdiye kadar adana kadar başarılı olan bir ilimize rastlamadım. Bir de ben bunu daha iyi yaparım sendromuna girmiş haldeyiz, babam humusu bunlardan daha iyi yapıyor –ki yazımızın ilerleyen kısımlarında da her yemekte zikredilecektir bu söz.

Yemek sonrası tuba yatak yapıyoruz ki sabah erkenden yola düşüp sınırı geçmemiz gerek. Ve yolculuğun gerçek heyecan verici kısmı başlayacak yarın sabah.




08/01/2006 – Antakya / Halep

sabah erkenden yola çıktık ki bayram nedeniyle sınırda yığılma olabilir endişesindeyiz. Antakyada doğan vatandaşlar vizesiz geçebiliyorlar halep'e, gerçi bizi sınırdan geçirecek tur şirketinden gelen arkadaş sorun çıkarmadıklarını söylüyor genel olarak. İki günden az kalınırsa konut fonu saçmalığını da ödenmek zorunlu değilmiş. O yüzden giderken almıyorlar, ama dönerken söke söke alacaklar. Bize rehberlik edecek olan arkadaşın adı Zemci. Evet, ilginç ama gerçek.. Arap asıllı, antakyada yaşıyor, saçları da kömür siyahı boyanmış, ve eğer nefes almak yerine duman solumak mümkün olsa eminim hayatını bu şekilde devam ettirecek. Otobüs motobüs dinlemiyor yakıyor bir tane, 5 dakika periyotla.

Antakya merkezden sınıra 1 saatten az sürüyor. Hava haliyle bugün de yağmurlu ama ben en azından biraz daha uyum sağlamış durumdayım, sakince yolun keyfini çıkartmaya çalışıyorum. Yalnız bugün ambiyansa bir de sis faktörü eklenmiş durumda, tam anlamış değilim doğa ananın planlarını, korkutmaya mı çalışıyor zevkimizi mi arttırıyor. Yağmur hala devam ediyor. Yola çıkmadan internetten bakmıştım zaten sürekli yağmur diyordu, ben belki yanılır mı diye umut ediyordum. Yanılmadılar.

Sınıra gelinceye kadar hala sınır geçme psikolojisine girememiştim. Zaten kliması pek düzgün çalışmayan otobüsümüzün içi ya çok sıcak ya çok soğuk olduğundan bir şekilde uyuya kaldık hepimiz.
Sınıra vardığımızda rehberimiz zemci bey pasaportları topladı, ve yarım saat buralardayız dedi, hafiften sınır psikolojisine girmeye başlıyorum sanırım. Otobüsün içinin aksine dışarısı soğuk ve yağışlı, hafif hafif ahmak ıslatan tarzında yağıyor yağmur, biz de genç olarak bir saçak aramadığımızdan ıslanıyoruz haliyle.
Cilvegözü sınır kapısı bende bir hayal kırıklığı yaratmasa da birçok arkadaş gördükleri manzara karşısında çok memnun değillerdi. Çirkin devlet binası tarzında boyanmış tek katlı, öylesine Legolardan yapılmış gibi duran çirkin binalar, en son ne zaman temizlendiği belli tuvaletler ve bizi inatla hijyenin kötü bir şey olduğuna inandırmaya çalıştığını düşündüğümüz bekleme salonu. Köylerdeki tek katlı derme çatma ilkokullara benziyor güzel devletimizi temsil etmesi gereken güzel cilvegözü sınır binaları.

Etrafta bekleyen araçlara bakıyorum. Halep Antakya arasında
taksiler çalışıyor, bunlardan birkaç tane var, yolcularının işlemlerini bekliyorlar. Yük kamyonları var bolca. Ve iki de yolcu otobüsü var, ben kırgızistandan geldikleri yönünde tahmin yaptım ki sonradan doğru olduğunu öğrendik. İçleri eşyalarla dolu. Kotluların bir kısmını söküp sedir yapmışlar, içerisi insan kaynıyor ve anlaşılan orada yaşıyorlar belli bir süredir. Ben her zamanki yabaniliğimle bir kenardan bunu izlerken bizim gruptan süper menopoz ve süper gezgin acayip fotoğrafçı ve sinir bozucu bir teyze kendinden beklenen dışa dönüklüğü sergileyip gidip bunlarla tanışmış. Kırgızistan'dan geliyorlarmış gerçekten de ama Özbeklermiş ve hacca gidiyorlarmış. Otobüste 13-14 yaşında çocuklar da var. Herhalde bırakacak yer bulamadılar gibisinden saf düşüncelere dalıyorum ben. Sınırı geçtikten sonra bir daha Suriye girişinde karşılaşıyoruz bu arkadaşlarla, o vakit babamla gidip sohbet de ediyoruz. O vakit öğreniyoruz ki 13 yaşında sonra kızlara hac farzmış onlarda. Basıl oluyor ben de bilmiyorum. 15 gündür yoldalarmış. Türkmenistan'dan geçmek istemişler ama sevgili Türkmen başı o gün ülkeden adam geçirme ruh halinde değilmiş ve izin vermemiş, onlar da Rusya üzerinden dolanmışlar, şimdi suriyeden geçip mekkeye ulaşmaya çalışıyorlar. Nispeten daha net bir Türkçe konuşan bir bey anlatıyor bunları babama bir yandan da geçtikleri yerlerin isimlerini yazdığı defteri gösteriyor. Zamanında varırız umarım diye endişeleniyorlar. Aralarında çocukların yanında çok yaşlı amcalar da var. Otobüsün içi kokudan girilmeyecek durumda. Tanıştığımız genç kızla babam benim bir fotoğrafımı çekiyor, çok benziyormuşuz –annem Yörük olduğundan genetik çekim olduğu iddiasında babam. İkimizde farklı bir Türkçe kullanıyoruz ama bir şekilde anlaşıyoruz işte. Adını ve adresini yazıyor defterime ama okuyabilmemin imkanı yok.

Tüm sınır yerleşim yerleri ve sınır kapıları gibi burada da bir sınırların belirsizliği durumu var. Resmi olarak teller örgüler çirkin devlet binaları olsa da yaşam resmiyetten uzak bir şekilde gelişiyor. Birbirine geçmiş kültürler arasındaki sınırlar flu olmaktan öte yok olmuş, cilvegözünde herkes Arapça konuşuyordu, gerçi antakyada da çok fazla vardı, şimdi Suriye'ye geçtiğimizde de çok fazla Türkçe konuşan göreceğimize eminim.

Türkiye devletinin sınırlarından çıktığımız anda, Suriye devleti sınırlarına girmeden geçtiğimiz bir tampon bölge var, yanılmıyorsam no man's land deniyor. Benim bu sınır macerasında en sevdiğim yerler buralar. Kimseye ait değil. Kimse üzerinde hak iddia edemez, toprak ananın, anasının bellenmediği ender yerlerdendir. Tarafsız bölge …

Suriye tarafında sınırın adı Bab el-hawa, burası eski şehrin giriş kapısıymış aynı zamanda, ve de aşıkların buluşma yeriymiş. Yanlış öğrenmediysem hawa aşk anlamına geliyor.
Türk tarafında sınır kapısı hezimeti hisseden arkdaşlar burada resmen bozuldular, zira türkiyeye oranla hakir görülen Suriye devletinin sınırı en azından bir mimar çalışmış diyebileceğimiz oldukça güzel binalardan oluştuğu gibi beklenenin aksine her yer oldukça temizdi. Bekleme salonu tipik kitch dekorasyon öğesi olan yapma çiçekler, plastik şekerlikler plastik sandalyeler duvar halılarıyla süslenmiş olsa da insanın içini çok sıkıcı bir hava yaratmadığı kesin. Fakat ilk andan itibaren suriyeye geldiğimiz gözümüze sokmak istercesine her yerde Esad ailesinin resimleri karşılıyor bizi. Bu resimler yolculuğumuzun bundan sonraki kısmında da bizi bırakmayacaklar. İşlemler burada yarım saat sürmüyor, ve yola çıkıyoruz. Gümrükten geçerken memurlar şoför ve rehberden bayramlık istiyorlar ve onlarda bayram daha gelmedi iki gün var gibisinden cevaplar veriyorlar. Sonradan zemci bey açıkladı böyle pek yüz ihtiva etmeyen konuşmalar her sınır geçişinde yaşanmaktaymış.

Ve artık Suriye'deyiz. İlk durağımız Halep.
Sınırı geçer geçmez küçük bir alışveriş mekanı çıkıyor karşımıza, otobüsler minibüsler taksiler yan yana dizilmiş bu küçük dükkanlardan alışveriş ediyorlar. Sınırdan önce/sonra son alışveriş mekanı. Haliyle tabelalar Türkçe ve Arapça yazılmış.burada otobüse bir kişi daha biniyor ve bize Halep'te rehberimiz olacağını söylüyor, fakat kendisini bu otobüsün dışında bir daha görmüyoruz açıkçası. Aralarında Arapça konuştuklarından da pek bir şey anlamıyoruz.

Sınırdan Halep 1-2 saatlik yol. Türkiye'den çıkarken etraftaki manzara nasılsa burada da aynı, zaten topu topu iki saat uzaklıktayız.

Henüz sınırdan ayrılmıştık ki, bir jeep yolumuzu kesti ve bizi durdurdu. İçinden yarı otomatik silahlarıyla Jitem Suriye ofisi çalışanları çıktılar. Bizim rehberler ve bu arkadaşlar arasında bir süre sakin bir sohbet devam etti. Konuyu bilmediğimiz gibi garip bir bilmeme isteği gark oldu içimize. Sonradan ne üzerine anlaşıldıysa gitmemize izin verdiler, biz sakince uzaklaştık. Bu son binen rehber amca baya bir sinirli söylendi durdu. Sonra şoför, zemci ve bu yeni adam baya bir tartıştılar. Zemcinin bize sonradan bilgilendirmesi şu ki, askerler genelde tur rehberlerine pek karışmıyorlarmış, onlar konuşma konusunda biraz daha özgürlermiş, zira ülkeye turist ve haliyle para getiriyorlar. Ama bizim şoför yönetim yani Esat yanlısıymış ve bu yeni rehberin Esat gıyabında atıp tutmasından hoşlanmamış, yolda durdurulmamızdan hoşlandı mı bilmiyorum. Sonra aralarındaki tartışma bitince yeni rehberin Arapça söylediklerini zemci bize tercüme etti, arkadaş büyük bir şevkle demokrasi gelecek bu ülkeye bunlar istese de istemese de diye sloganlar atmaktaymış. Biz de bir alkışladık haliyle… adam bulmuş kalabalığı konuşuyor, alkışsız gitmez bu sohbet.

Efendim yol üzerinde ipek yolunun kalıntısı olduğu iddia edilen bir güzel taş yolun kenarından geçtik. Aslında üzerinden gittiğimiz asfaltı neredeyse dik kesiyor bu tarihi taş yol ama devlet tarih dinlemez haliyle ve ipek yolunun üzerine biraz da olsa asfalt atılabilir. Burada inip etrafa bakıp vay be neler gelmiş geçmiş deyip gerekli fotoğraflamaları yaptıktan sonra tekrar Halep yoluna düştük. Buralarda çok fazla yerleşim yeri varmış zamanında. Her yerde parça parça antik kent kalıntıları var. O nedenler bunlara unutulmuş şehirler diyorlarmış. Tarihin üzerinde yürüyoruz, tarihin bugününün yaşayanları olarak.

Halep'e girişimizi yine hatırlamıyorum zira yine uyumuşum, kendime geldiğimde Halep girdik diyerekten zemci otobüs mikrofonundan konuşuyordu. İlk durak Halep kalesi. Bu geziye garip bir şekilde hazırlıksız çıktığımdan, kale mi tamam görelim gibi bir bilinç düzeyindeydim. Fakat kaleyi ilk gördüğüm anda “kaleâ€? sözcüğü farklı bir anlam kazandı. Burası alınmasının zorluğuyla meşhur Halep kalesi. Etrafında kocaman bir hendek var. Hendeğin üzerinden geçerek, kaleyi şehirle bağlayan muhteşem bir köprüsü var. Köprüden yukarıya kaleye doğru yürüyebilecek olmanın düşüncesi bile heyecan verici ki kalenin içine girmeyi düşünemiyorum bile. Kendimi orta çağ filmlerinde hissediyorum, atımlar buradan yavaşça, bedenimi atın hareketlerine bırakmış hafif kıvırtaraktan çıktığımı düşünüyorum. Etrafımdakilere sakin mağrur bakışlarla baktığımı, belki çocuklara birkaç bozukluk atacak kadar alçak gönüllü olduğumu… tabii o dönede köle olup bunun yapımında çalışmak da var ama bu fantezisi kurulacak bir şey değil.
Bu kaleye giriş safhasını uzatabildikçe uzatıyorum, gerekli gereksiz fotoğraf falan da çektiriyorum ki, beynimdeki atlı yavaş yavaş çıkmak için istediği kadar zamana sahip olsun. Etrafını istediği kadar izlesin, atının üzerinde havasını atsın.
Kale girişinde tüm cakamız bitiyor, giriş 150 kağıt. Bizim paramıza dökersek hesap şöyle oluyor. 1000 Suriye Poundu yaklaşık 24 YT,L oradan hesap edin işte. Ben tüm gezi sırasında yapamadım bu hesabı bir türlü. Zaten ne derlerse verece girecez. Turistiz öpülecez.

Kalenin girişinde bir tadilattır almış gidiyor, bir kenarda da türbe gibi birinin mezarı var. Bunun Hızır'ın mezarı olduğu söyleniyor, her yöre bir tane vardır zira. Konu hakkında tam bilgilendirme ihtiyaca duymaksızın yoluma devam ediyorum ben. Tünelimsi girişini geçtikten sonra kalenin yaşam alanına çıkıyoruz. Her şey gayet sağlam bir şekilde duruyor. İnsan kendini buradaki yaşamı düşünmekten alamıyor. Bir de hummalı bir restorasyon çalışması var ki evlere şenlik. Eski taşların üzerileri alçı, kireç ve betonla sıvanmakta buna da restorasyon denmekte. Tarihin bugüne kadar taşıdıklarına Suriye yaması yapılmakta. İnsanın içi acımadan bakması imkansız. Bir de kalenin içine amfi tiyatro yapmışlar ki kendileri, bir ;ne gerek var, kafadan tiyatro yapıyorsunuz, iki; göz var nizam var, etrafa bak bembeyaz düzgün taşlar mı var, cilalanmış mermerden yapaydın bari, diye insanı isyana sürükleyen bir yapı.

Kaleden Halep'e panoramik bir bakış atıp yavaştan çıkıyoruz. El değmemiş yerlerde hala eskinin ruhunu hissetmek gerçekten güzel bir duygu. Kimler geldi kimler geçti diye düşünmek. Benim atlı kale kapısında kaldı bu arada, içeride feci inşaat var zira, o böyle şeyleri pek sevmez.

Halep'in bizim kapalı çarşıya benzeyen bir çarşısı var. Kaleden çıkınca bu çarşında merkeze doğru yürüyerek iniyoruz. Fakat inanılmaz bir kalabalık var. Ve çarşı en az bizimki kadar karışık. Kapalı çarşıdaki esnafın İtalyanca, İspanyolca çığrışmaları gibi burada da Türkçe çığrışmalar var, “kaynanayaâ€? diyerek bıçakları gösteriyorlar, “buyurun, hoş geldiniz, ipekâ€? diyerekten şalları, eşarpları. Grup halinde hareket ettiğimizden ve sürekli bir yerlerden dönüp durduğumuzdan birbirimizi kaybetmemek için etrafa pek bakamadan hızlıca yürüyoruz. Fakat yolda tablada satılan değişik bir şam tatlısı görüyorum, arasında peynir var. Hemen bir parça alıp tadıyoruz ki muhteşem. Tatlımı yiyerek yola devam ediyorum. şehir merkezine çıkıp etrafta gezinmeye devam ediyoruz
Bu arada her yer çok pis olmasına ve benim de hijyen kavramına önem veren biri olmama rağmen ben birden “survival modeâ€?a geçiyorum ve ne bulursam yiyebiliyorum.
Yolda acıkınca insanlar bir kenardaki camiye bakarlarken ben hemen oracıktaki döner dürümcüye dadanıyorum. Normal şartlarda böyle bir şeyi yemezdim herhalde. Adam eliyle ekmeğin arasında yerleştiriyor dürüm parçalarını, sonra dürüp, ellerinden daha kirli olan bir beze pek de silme niyeti olmaksızın ellerini sürüyor sonra bizim verdiğimiz parayı alıp, aynı işlemi bir sonraki için tekrar ediyor. Annem mide bulantısı krizleri geçirirken ben afiyetle yiyorum dürümü. Pek bir lezzetliydi yani. Bu arada o bakılan ne camiiydi bilemiyorum ama zaten pek de ilgilenmiyorum. Devam ediyoruz yola ve asıl ilginç mekan olan emevi camiine geliyoruz. Bu caminin önünde körler sıra olmuş oturuyorlar. Garip bir görüntü, yan yana oturmuş 10-15 kör adam.
Yola devam ediyoruz, şehri gezinmeye, kalabalık ve biraz da kaotik bir şehir burası. Antakya'dan iyi olmasın yine koyu güvenli renklerle kaplanmış her yer. Ve de tabii Esad ailesinin bin bir resmiyle. Binaların hepsi aynı sarı tonunda, burada çıkan malzemeden kaynaklanıyormuş bu. Sarı sıcak bir renk olsa da çok sıcak bir görüntü verdiğini söyleyemem. Kaotik, tozlu, sarı ve kirli bir şehir burası.

Grubun karnı acıktığından yemek faslına girmemiz gerek ama biraz kalabalığız. Bizim rehber bizi bir lokantaya götürüyor. Oldukça güzel bir patlıcanlı kebabı yuvarlıyoruz. Yine masaya humuslar ve diğer bir takım mezeler geliyor ve biz yine babamın daha iyi yaptığına kanaat getiriyoruz. 3 kebap türü yemek, bir iç pilav bir çorba ve onların fiks getirdiği mezeler falan hepsine toplam 650 ödüyoruz. Karnımız pek bir şişiyor ve acilen hareket etmezsek düşüp uyuyacağım gibi geliyor.
Yemek sonrası akşam bir noktada buluşmak üzere anlaşıp şehri gezmeye devam ediyoruz. Bayram öncesi alışveriş sokaklarda son hızıyla sürüyor. İnanılmaz bir kalabalık var, insanlar birbirlerini iterek yol açıyorlar. Biz bu gördüğümüz ama gezemediğimiz kapalı çarşıyı gezmek istiyoruz ve zemci beyden rica ediyoruz yolu göstermesini. O da bizi ara sokaklardan kalenin olduğu, çarşının başladığı yere kadar götürüyor. Yolda bize suriye'nin ne kadar güvenli bir ülke olduğundan bahsediyor. “Bir kadın tek başına gecenin kaçında olursa olsun istediği yerde rahat rahat gezer, bir sorun çıkmazâ€? diyor. Bu ara sokaklar harika, zaten gezilerde ana yollardan sapmak gerek eğer görmek istiyorsak bir şeyler. Çok güzel eski evler arasında geçiyoruz. Post menopoz gezgin teyze de bizimle, yine kaybolmayı başarıyor burada da , zira fotoğraf çekmek için arada haber vermeden duruyor. Bayram için süs satan yerlerin arasından geçiyoruz, saat 5 suları ama yavaştan kapatmaya başlıyorlar dükkanları. Bizim Tahtakale civarında yılbaşlarında süscüler olurya hani, her yer parlak ve renklidir. Bu onlardan da güzel, tüm süsleri göstermek için asmışlar, hatta dükkanların arasına germişler.
Ara sokaklardan ilerlerken, karşımıza birden karşı tepenin üzerinde geceye inat ışıklandırılmış Halep kalesi çıkıyor tüm ihtişamıyla. Bu görüntü karşısında etkilenmemek elde değil.
Otobüsün şoförünün de oturduğunu söylediği bir kahvede –ki civarın tek açık kahvesiymiş, bir çay içip soluklanıyoruz, ama çayları pek güzel değil. Sonra çarşı tamamen kapanmadan o tarafa doğru yollanıyoruz.
Ben bu pazarlık işinden hiçbir zaman hazzetmedim. Ama bir yerde insan zorunlu öğreniyor, bunu ilk öğrendiğim yer KOBİ'ler ikincisi Mısır, bir kutu kola için bile pazarlık yapmak gerekince ister istemez insan öğreniyor ama benim için çok yorucu. Mısırdan Arap ülkelerine talimli annem bu işi çözmüş durumda. Eşe dosta ve de kendimize hediye şeklinde geniş atkı yapısındaki şallardan almak istiyoruz, annem pazarlığa girişiyor ama burası mısır gibi değil, bunlar biraz daha tok satıcı. Sonunda tanesi 100den bir şalı, 200 civarında da diğerini alıyoruz. Zemci eğer bu çarşıyı hiç sapmadan dümdüz takip edersek ana caddeye çıkacağımızı ve oradan sağa dönünce de buluşma yerini bulabileceğimizi söylemişti. Daha önce kıvrıla kıvrıla geldiğimizden pazarın alt kısmını görmemiştik. Bir süre sonra eşarplar esvaplar satan dükkanlar biliyor ve parlak kırmızı turuncu yeşil renkler yerini et ve sakatat görüntülerine bırakıyor. Çarşının alt kısmı kasaplar ve fırınlardan müteşekkil. Fırınlar çılgınca kurabiye üretimine girmişler, demek ki bayramda çok gidiyor bunlar. Ama tabii ülkenin genel durumunda gördüğümüz ve göreceğimiz üzere hijyen katılan malzemeler içinde yok. Hani arenanın “halkın sağlığıyla oynuyorlar amanınâ€? haberi yapacağı türden yerler. Kasabın birinin dükkanının camında şimdiye kadar öldürdüğü hayvanları öldürürken çekilmiş resimleri vardı, ama fotoğraf çekmeme izin vermedi. Yoksa inanılmaz bir görüntüydü; vahşet duvarı, aradığınız her türlü hayvan var…

Tüm öğleden sonramızı yürüyerek geçirdiğimizdendir ki artık yorgun bir halde buluşma yerine geldik. Akşam yemeğine gitme planları var ama ben açıkçası otel neredeyse gidip yatmak istiyorum. Kalacağımız otel buraya 40 km uzaklıkta idlib isimli bir şehirdeymiş. Neyse ki insanları yemeği otelde almak için ikna ediyoruz bir grup yorgun ve otele doğru hareket edebiliyoruz. İdlib küçük bir şehir, gece girdik yarın sabah da erken çıkacağız pek görmek imkanı olmayacak ama otelimiz oldukça lüks.
Soğuk hava üzerine, yorgunluk da gelince biraz rahatsızlandım yollarda ama gezmemi engellemedi tabii. Yalnız akşam herkes yemeğe inerken ben kendimi iyi hissetmediğimden yatakta kaldım. Sonradan öğrendiğime göre bizimkiler bir yerlerden darbuka bulup garsonlarla çalıp oynamışlar. Bense sürekli altyazılı filmler veren bir kanalda Richard gere ve san Connery'nin oynadığı ilk şövalye isimli bir film buldum. Film İngilizce, Arapça alt yazıları var. O kadar şövalyelerden bahsetmişken aslında güzel olabilirdi ama taktir edersiniz ki pek sabun köpüğü bir filmdi. Tipik Lancelot mu Arthur mu dilemması, fakat burada Arthur'u Sean Connery'nin oynadığını göz önünde tutarsak dilemma falan yok ortada. Kız film için para aldım diye varmış gibi yapıyor. Filmi izlerken uyuya kalmışım. İsabet olmuş, yarın sabah yine 7de ayaktayız.